Neslihan Ercan ile “Kuzeyin Akdenizlisi” – İrlanda’da Yaşam Üzerine

0
shares
Facebook Paylaş
Twitter Paylaş
Google+ Paylaş
LinkedIn Paylaş
Pinterest Paylaş
StumbleUpon Paylaş
+
Bu Nedir?

Sizleri hiç yerinizden etmeden, bir kahve molası süresince okunası “başka türlü bir hayat mümkün” dedirtecek röportajlardan birinden daha sevgi ile selamlıyorum. Bu sefer istikamet “Kuzeyin Akdenizlisi” İrlanda. Konuğumuz da Neslihan Ercan. İrlanda’nın zorlu havası, yemyeşil doğası, minnoş koyunları, sevilesi Guinness birası, kutu kutu evlerine kendinizi bırakın. İş – özel hayat dengesinin olduğu, yeşili bol, bisiklet-sever İrlanda’da yaşam nasıl oluyor gelin Neslihan’dan dinleyelim. Bir de okuma bitince #onlyinireland hastag’ine göz atmayı unutmayın! 🙂 

Neslihan’ı nasıl takibe alırız/stalk’larız diyenler için instagram: foodforvenus

ps: bu “foodforvenus” ismini benim kafadaysanız kuvvetle muhtemel ilkten “yemek” anladınız. ikinci olarak da döner, lahmacun hayal etmeye başladınız.. ancak bu food, o food değil dostlar 🙂 ruhu ve bedeni besleyen her şey.. güzel şarap, müzik, sanat, doğa vb vb.  yazının ilerleyen kısımlarında “lahmacun” içeren bir olay yaşanacak!!

Bize kısaca kendini tanıtabilir misin? Ne iş yapmaktasın, Türkiye’den taşınmadan neler yapardın? Neleri seversin, neleri sevmezsin..

Kişinin kendini tanıtması sanırım bu dünyadaki en zor şeylerden olsa gerek. 33 yaşındayım ve 9 yaşımdan beri yaşamımın çoğu İstanbul’da geçti; o sebeple kendime çok kolay bir şekilde büyük şehir insanıyım diyebilirim.  Şu anda dünyanın en büyük online eğitim platformlarından olan Udemy’de Türkiye ülke müdürü olarak, Türkiye pazarını kuruyorum. Udemy Dublin ofisindeyim ve sık sık Türkiye seyahatlerim ile işi yönetiyorum.

2007 yılında Sabancı Üniversite’sinden mezun oldum, diplomat olmayı hayal ederken son dakika karar değişikliğiyle kendimi özel sektörde buldum. İrlanda’ya taşınmadan önce de İstanbul’da pazarlama ve marka yönetimi alanında birkaç farklı şirkette çalıştım.

Seyahat etmeyi sever misin?

İlk defa yurt dışına gittiğim Danimarka’daki Erasmus deneyimim sırasında aslında yurt dışında yaşama tohumları ekilmişti. Hollanda’da yüksek lisansımı bitirdikten sonra orada çok kalmak istememe rağmen olmadı. Sağ olsun 2008 ekonomik krizi… Ben de bu istediği bol bol seyahat ederek besledim. 33 ülke ve 100’den fazla şehir görüp, 3 okyanusta yüzdükten sonra, kısmet 2015’te İrlanda’ymış.

Türkiye’deyken daha kalabalık bir sosyal çevre içinde daha çok yeme-içme ekseninde ve bol çalışmalı ve mesaili geçerdi günlerim. Burada ise daha doğa ile iç içe biraz daha kendimle kalıyorum. Bu yönden bakınca aslında neredeyse 180 derece değişiklik oldu diyebilirim gündelik yaşamımda. Değişmeyen zevkler ve sevdiklerim ise, seyahat etme tutkusu, Murakami kitapları, güzel yemekler, parfümler ve yazmak.

Murakami’nin şu sözlerini çok severim: “Her nereye gidersem gideyim karşımda hep kendimi buldum. Eksikler olduğu gibi kaldı. Aynı eksik parçalar asla doyuramayacağım bir açlıkla üstüme geliyordu. Galiba beni tanımlayan şeyler bu noksanlıkların ta kendisiydi.” Aslında coğrafyalar değişse de günlük alışkanlıklar değişse de kendini bulma arayışı Türkiye’de de İrlanda’da aynı. Ama büyük fark bu arayış burada çok daha kaliteli ve huzurlu oluyor.

İrlanda’ya taşınman nasıl oldu? İş midir? Aşk mıdır? Yoksa yeni bir ülkede yaşama isteği midir? Biraz detay verebilir misin?

İş, yaşam ve aşk hepsi bir arada etkili oldu diyebiliriz bu kararda. Tüm ailemizi etkileyen bir kaza sonucu hayatımın çok zor bir döneminden geçiyordum. Bu zor dönemde karşıma bir iş fırsatı çıktı. Kariyerimde yurt dışı deneyimi hep istediğim bir şey olmasına rağmen, o dönemde ailemi bırakıp da gitmek oldukça zor oldu. Bir yandan da dağılan beni yeniden toplamam gerektiğinin farkındaydım. Zira yaşadığımız zorluk uzun soluklu bir maratondu. Aileme daha uzun vadede ve daha sağlıklı destek olabilmem için kendimi yeniden kazanmak adına o dönem gitmemin daha doğru olacağına karar verdim. İrlanda’ya geldikten sonra da verdiğim kararla çok cebelleştim. ‘Nasıl olup da ailemi bırakıp gelebilmiştim?’ İrlanda’daki birçok şirket çalışanına 6-8 seans ücretsiz psikoterapi hakkı veriyor (ne kadar güzel değil mi?), o dönem bu hakkın çok faydasını gördüm.

Bu çalışan haklarından diğer bir tanesi de senelik izin. 25 gün izniniz olduğu ve iş yerleri sizin izninize son derece saygılı olduğu için (yani izindeyken sizi emaillerinize bakmak ve çalışmak zorunda bırakmadıkları için) ben İrlanda’ya geldiğimden beri çok sık Türkiye’ye giderek aileme çok daha fazla destekte bulunabiliyorum. Türkiye’deyken bu şekilde sağlıklı izin kullanmak maalesef mümkün olmadığı için aynı şehirde olmamıza rağmen bu kadar çok vakit geçiremiyorduk.

Why things/people get more precious the moment we realize that we might lose them? #lovewhatyouhave

A post shared by Food For Venus (@foodforvenus) on

İrlanda’da nerelerde yaşadın?

İlk olarak Cork şehrine taşındım. Cork buranın ikinci büyük şehri, ve People’s Republic of Cork denecek kadar nev-i şahsına münhasır bir şehir. Corklular gerek İngilizce aksanları olsun, gerek daha cana yakın tavırları ile olsun Dublinlilerden farklıdır. Cork, aslında anlatılmaz yaşanır diyebilirim. Eğer İrlanda seyahat planınız varsa sadece Dublin ile sınırlı olmamasını şiddetle tavsiye ederim. Cork, Kerry, Galway, Kilkenny mutlaka görülmesi gereken yerler arasında.

Semtin, mahallen nasıl bir yer? Bir de müstakil ev mi, apartman mı? Gözümüzde canlanması için biraz detaylı anlatabilir misin?

İrlanda’nın şu meşhur renkli kapılı evleri vardır ya, işte ben tam bu evlerden bir tanesinin arkasında yaşıyorum! Evim eski yapılardan, ahşap ve taş ağırlıklı. Üç katlı bir apartman, ben çatı katındayım. Sabahları martıların ayak sesleri ile uyanıyorum! Bir yatak odası ve oturma odası var, oda ölçüsü büyük olmakla beraber oda sayısı az. Zaten Dublin’de bunun büyüğünü bulmak da bir mucize! Keyifli bir yaşam alanı, sakin bir mahallede (şehrin kuzeyinde), denize on, çok büyük ve güzel bir parka (Fairview Parkı) bir dakikadan az yürüme mesafesinde, sağında ve solunda iki pub olan (sokağında pub olmayan İrlanda sokağı yok ki zaten), işe yürüyerek 35 dakikada gidebildiğim, büyük konserlerin olduğu Croke Park’a yakın olduğu için balkonumda U2 konserini dinleyebildiğim bir evim var. Ama bu bilinçli seçilmiş bir ev değil. Çünkü emlak piyasası çok rekabetçi olduğu için kim hangi evi bulabilirse onu tutuyor İrlanda’da.

2008’den beri İrlanda’nın değişen bir yüzü var, Avrupa’nın Silikon Vadisi olarak tanınıyor. Ekonomisi canlansın diye uygulamış olduğu vergi indirimleri sayesinde dünyanın en prestijli teknoloji firmalarının Avrupa merkezleri burada: Google, Facebook, Apple, Udemy, Twitter, Dropox, LinkedIn, Airbnb… Bu da aslında emlak piyasasını fena halde etkilemiş durumda. Özellikle  bu teknoloji firmalarının yer aldığı Grand Canal bölgesinde (benim de ofisim burada) birçok apartman kompleksi ve yeni binalar mevcut.

Ama gerek bu yeni yapılar gerekse de şehrin genelindeki eski yapılar arasında ev bulmak çok ama çok zor. Bu kadar çok artan firma ve gelen kişi sayısına yetecek emlak olmadığı için arz talep dengesizliği var. Herkesin kullandığı bir emlak sitesi var. Kiralık ev bakıyorsunuz; bir yer beğendiniz diyelim, size randevu veriyorlar ve mekana gittiğinizde sizinle birlikte aynı eve bakan 20 kişi görmeniz mümkün. O sebeple ben yaşadığım evi görmeye gittiğimde bana verdikleri saatten 1 saat önce gidip eve giren ilk kişi olmuştum ve elimde ‘benim ne kadar güvenilir biri olduğumu’ kanıtlayan iş yeri, eski ev sahibi, banka vs referans mektuplarıyla. Ben şanslıydım bir haftada ev buldum ama bir ay arayıp da bulamayan bir çok kişiyi tanıyorum.

Hafta içi ve hafta sonu günlerin nasıl geçer? Nelere vakit ayırırsın? Türkiye’de yapamayıp İrlanda’da vakit ve enerji bulduğun şeyler nelerdir?

Burada kendime çok daha fazla vakit kalıyor İstanbul’daki yaşamın aksine. Blog yazmak hep hayalimdi, ki hala bekleyen ve yakında çıkacak olan bir proje var. İrlanda kartpostal tadında fotoğraflara ev sahipliği yaptığı için, en azından Instagram ile bunun bir ucundan tutmaya başladım, keşiflerimi elimden geldiğince paylaşmaya çalışıyorum.

Bisiklet en vazgeçilmezim (geçen ay çalındığı için şu anda yenisini alma işleriyle uğraşıyorum, ve evet maalesef bisiklet hırsızlığı biraz vahim durumda Dublin’de). Bisiklete atlayıp, Dublin’i ve çevresini keşfetmek mümkün. Şehir içinde yollar çok dar ve soldan aktığı için ilk başlarda çok tereddüt etmiştim bisiklet kullanırken ama şöförler çok ama çok saygılılar bisiklet kullananlara. Aslında bu yüzden bazen işe otobüsle değil yürüyerek gitmek daha hızlı oluyor, çünkü koca koca otobüsler sabahları o dar caddelerde bisikletlilere öncelik verdikleri için oldukça yavaşlar.

Geçen yaz burada bir günlük bir yaz yaşandı. İnanılmaz ama 22-23 dereceyi gördük. O gün 7-8 saat pedal çevirerek İrlanda’nın bence en güzel yerlerinde biri olan ‘İki Gölün Vadisi’ anlamına gelen Glendalough Bölgesi’ne gittik. Başka bir hafta sonu Dublin’in kuzeyindeki sahil kasabası Howth’a gidip deniz mahsüllerinin tadını çıkarmak mümkün. Kısacası hafta sonları şehri ve ülkeyi keşfetmekle, doğa harikası olan yeşilin her tonuyla mest olmakla geçiyor. Bu arada bu yazıyı okuyanlara kimselerin bilmediği bir yer bilgisi vereyim. İrlanda’nın güneyinde bir meditasyon merkezi, bir uçurumun kenarında ve bence dünyanın en güzel manzaralı meditasyon merkezi: Dzogchen Beara.

Hafta içi ise, Türkiye’dekinin tersine iş/yaşam dengesi burada daha sağlıklı olduğu için kendime çok fazla vakit kalıyor. Bu aralar ‘mindfulness’ eğitimi alıyorum ve güne erken kalkarak, meditasyon yaparak ve ilgilendiğim bir konuda bir şeyler okuyarak başlıyorum. İş sonunda ise genelde 1-2 saat mutfakta vakit geçiriyorum. İstanbul’da sürekli dışarıdan yemek yerdim vakitsizlikten. Burada ise mutfağa ve sağlıklı yaşama yöneldim diyebilirim. Burada her gün dışarıda yemek hem çok pahalı hem de açıkçası yemek kültürü çok olmadığı için çok da değişik opsiyon yok. O yüzden en güzeli yeni tariflerle mutfak repartuarımı genişletmek! Ayrıca İrlanda tam bir şehir parkları cenneti. Yapacak hiçbir şeyiniz yoksa en fazla 5-10 uzağınızda bir parka giderek yürüyüş yapabilir, koşabilir, kitap okuyabilirsiniz.

Son olarak burada şehir kütüphaneciliği çok yaygın, her mahallenin kütüphanesi var neredeyse ve çok güzel kitaplar var. Mümkün olduğunca kullanmaya çalışıyorum. Üstelik kendi mahallenin kütüphanesinde olmayan kitabı diğer kütüphanelerden getirebiliyor, eğer kitap hiç yoksa sipariş verebiliyorsunuz.

Nasıl bir sosyal çevren var? Expatlar çoğunlukta mı? Yerel arkadaşların var mı? Biraz detaylı anlatabilir misin?

Bu konu burada en müzdarip olduğum konu diyebilirim. Zira sevdiceğim ve üniversite yıllarından tanıdığım yakın bir arkadaşım dışında çok sosyal çevrem yok. Aslında İrlandalılar dünyanın en sıcak kanlı, cana yakın insanları. Ama bu sıcaklık, derin arkadaşlığa kolay kolay dönüşmüyor. Açıkçası, bunca yıl çok seyahat etmiş, eğitim için yurt dışında yaşamış ve İstanbul’da yaşarken ‘expat’lar ile sürekli sosyalleşen biri olarak bu saatten sonra biraz daha derin ilişkiler istiyorum. Erasmus arkadaşlıkları gibi havada kalan/kalacak arkadaşlıklar için de vakit ve enerji ayırmak içimden gelmiyor.

Bir yandan da İrlanda’nın doğası ve doğallığını kendime dönerek, kendimi keşfederek kullanmak istiyorum. Cork’ta yaşadığım 1.5 yıl boyunca İrlanda’lı çok yakın bir arkadaşım oldu. Yaşı benden oldukça büyük, ellili yaşlarında. İş yerinden arkadaşımdı ama sonra kişisel hayatta dostluk kurabildik. Onunla dostluğumda İrlanda aile yaşamını çok yakından tanıma fırsatım oldu. İlginçtir ki İrlanda anneleri Türk annelerinden çok da farklı değil: korumacı, eller hep çocukların üzerinde.

Ama sosyal çevremdeki en güzel iyileşmenin genel olarak dedikodudan ve saçma sapan ön yargılardan uzaklaşmak olduğunu söyleyebilirim. İstanbul, aslında genel olarak Türkiye bu saydığım alanlarda çok gürültülü. İrlanda’nın dedikodudan ve toksik yorumlardan uzak sosyal yaşam ve iş kültürünü çok ama çok seviyorum.

“İşte bu tam İrlandalı kafası” diyebileceğin tuhaf, komikli şeyler var mıdır? Örnek verebilir misin?

İrlanda kuzeyde olmasına rağmen hiç Kuzey ülkesi gibi davranmayan çok özel bir ülke. Aslında kuzeyin Akdenizlisi diyebiliriz, kural tanımamazlıklarını düşünürsek. İrlandalılar, hayatımda gördüğüm en rahat ve keyifli insanlar. Mesela trafik ışığını hiç takmazlar, bizden daha da fenalar o konuda. Sadece Schengen vizesi olan İrlanda vizesi olmayan şaşkın bir Türkiye vatandaşına ‘bu seferlik geç bir daha vizesiz gelme’ diyebilecek kadar rahattırlar.

Ben mesela, birkaç ay önce havaalanında sınırda lahmacun geçirmeye çalıştım (ne yaparsınız herkesin zayıf bir noktası var benim de anne lahmacunu) ve başıma şu geldi: Normalde İrlanda’ya ada ülkesi olduğu için, AB üyesi olmayan bir ülkeden süt ve et ürünü benzeri şeyler getirmek yasak. Benim lahmacunları yakalayan gümrük memuruna,  ağlamaklı bir sesle ‘ama annem burada yemeksiz ve aç kalacağım korkusuyla koydu bunları’ dedim ve sadece üstten bir tanesini formalite icabı çöpe attı ve kalan zulaları geçirmeme izin verdi. Hangi kuzey ülkesi yapardı acaba bunu? Almanya ya da Danimarka olsa kesin 100 Euro cezam hazırdı! #onlyinireland

Komikli değil ama bu ülke tam bir çelişkiler ülkesi: bir yandan kürtaj yasak diğer taraftan gay evlilik serbest; bir yandan aşırı Katolikliğin etkisiyle kız-erkek ayrı okullar diğer taraftan gece kulübüne dönüştürülmüş kiliseler.

Veya gece pijamalarınızla yürüyüşe gittiniz diyelim, yol üstünde bir pub gördünüz, o halde içeri girip bir bira söylediğinizde size kimse uzaylı gelmiş gibi bakmıyor. Türkiye’de olsa daha kapıdan içeri adım atar atmaz kıyafetinizi tarayan garsonlar, müşteriler yok burada. İstersen ev terliğinle git, keyif senin keyfin!

Birkaç bazı detay daha vermek gerekirse, yolda yürürken bir çift ya da tek topuklu ayakkabı görmek mümkün; zira burada kadınlar aşırı yüksek topuk, sahte bronz ten ve mini etek düşkünü ama belli bir saatten sonra fazla Guinness etkisiyle ayakkabıları taşıyamaz hale gelip yol ortasında bırakıp gidebiliyorlar. Sokakta en çok duyacağınız iki kelime ‘grand’ ve ‘Feck!’ olacaktır. Burada herkesin anne karnından müzik yeteneğiyle doğduğuna dair bir inancım var. Once filminde olduğu gibi sokaklarda çok çok yetenekli kişileri görmek mümkün.  

Bir de pub yazılarına bayılıyorum. O konuda çok yaratıcı olabiliyorlar cidden. Sel basmış bir pub’ın sahibi ‘Açığız ama yağmur çizmelerinizi unutmayın!’ diye Twitter’dan yazabiliyor ve cidden orada sel içinde birasını içen kişileri görebiliyorsunuz.

Şarap sevdiğini ve WSET1 sertifikan olduğunu duyum aldık. İrlanda’da şarap-sever olmak kolay mı? Yoksa viskiye eğilimlerin olacak mı?

Yıllar önce şaraba özel bir ilgi duymaya başladım, sanırım 2012 yılıydı. Şarabın tadından ziyade, tarih, sanat ve edebiyatla olan ilişkisine vurulmuştum o zamanlar. Binlerce yıllık bir geçmişe sahip şarap ve onun en önemli gerçek maddesi üzüm, çok gizemli hikayeleri de beraberinde taşıyor. Şarabın tarihi ile ilgili koca koca kitaplar almış, Kayra Wine Center’ın eğitimlerine giderek sertifikalı olmuştum. Gel gelelim İrlanda bu merakı derinleştirmek için hiçbir şey sunmuyor. Yeşile bizi boğan bol yağışlı iklimi şarap yapımına el verişli olmadığı için burada bira-viski-cin ekseninde dönüyor içki kültürü, ama daha çok da bira!

Dediğim gibi benim için şarap severlik biraz şarabın kendisinden çok geçmişi ile ilgili olduğu için İrlanda’daki bu bira-viski-cin ekseni beni hiç içine çekmiyor. Bir de insanlar ikiye ayrılıyor bence viski sevenler ve sevmeyenler diye, ortası yok bunun, tıpkı bamya sevenler ve sevmeyenler olduğu gibi. Ben sevmeyen grubundayım bamyayı değil viskiyi. Sanırım iki senede sadece bir ya da iki defa içtim (tadına baktım) oda Green Spot markasıydı. Ve sevmememe rağmen çok kaliteli olduğunu söyleyebilirim. Küstah olmayan bir karşılaması var damakta, ağır ağır selamlıyor sizi. Buralara gelecek olanlara tavsiye ederim bu markayı denemelerini.

Bira konusunda da bir parantez açacak olursak, İrlanda’nın en çok tüketilen biraları genelde stout (Guinness gibi kara biralar), IPA, Cider (bunu bira olarak değerlendirmeyenler çoğunlukta bu arada). P.S I Love You filmindeki pub sahnelerinde nasıl sürekli Guinness görüyorsak (Cork’ta bu Beamish ve Murphys’dir), gerçek hayatı çok doğru simgeliyor o sahneler. Çünkü sosyalleşmenin anahtarı ağır içkilerden ziyade bira ve İrlandalılar sosyalleşmeyi gerçekten ama gerçekten çok seviyorlar.

Facebook Paylaş
Twitter Paylaş
Google+ Paylaş
LinkedIn Paylaş
Pinterest Paylaş
StumbleUpon Paylaş
+

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir